X

- Anne olunca hayatın ne kadar farklılaştı? Anne Derin’in değişimini merak ediyorum...

 

 

 

Önceliklerim, yaşam biçimim, günlük rutinim, her şey değişti. Artık onlar için yaşıyorum. En büyük

 

önceliğim kızlarım. Bir gülüşleri benim için dünyanın en büyük mutluluğu.

 

 

 

- Hamilelik nasıl geçti peki?

 

 

 

İlk aylar hormonların değişmesiyle, kadında ruhsal açıdan çalkalanmalar olabiliyor. Bu, çok doğal bir süreç. İlk 3 ay dışında rahat bir hamilelik geçirdim. Çok duygusal bir insanım, hamillelik süresince ve sonrası bu yönüm katlanarak arttı. Aslında bu soruyu Cem’e sormak daha doğru olur.

 

 

 

- İlk ikiz bebek haberini aldığında neler hissettin? Biraz panikledin mi?

 

 

 

Hiç panik olmadım. Bilakis sevindim. Ne güzel birlikte büyüyecekler işte. Aynı zamanda birbirlerini büyütecekler. Bence şahane bir durum çok şükür. İkiz bebek annesi olmanın tek bebek annesi olmaktan hiçbir farkı yok. Allah’ın mucizesi... Kendiliğinden o düzene adapte oluyorsun. Bebeklerin de seni yönlendiriyor bir şekilde. Her ikisiyle eşit ilgileneceğin zamanı ayarlıyorsun. Birini yıkarken diğeri yatağında

 

oyalanıyor. Sonra onu yatağına bırakıp diğerini alıyorsun. Tabii ki bir yardımcınızın olması bu süreci anneler için kolaylaştırıyor, aksi takdirde bu sorunun cevabı çok farklı olurdu...

 

 

 

'BİR KARDEŞ DAHA DÜŞÜNEBİLİRİZ, KISMET'

 

 

 

- Kalabalık bir aile planlıyor musun, “Bu kadar kâfi” mi diyorsun?

 

 

 

Aile kavramı çok önemli. Ben her zaman aileme ve aile değerlerine çok bağlı oldum. İleride belki bir kardeş daha düşünebiliriz, kısmet. 5 de yeğenim var, kızlarımın da aramıza katılmasıyla çok geniş bir aile olduk.

 

 

 

- Eşin nasıl yaşadı hamilelik sürecini. Destek oldu mu?

 

 

 

Oldu tabii ki. İlk dönem bütün yük annenin omuzlarında. Baba, olayı doğal olarak biraz dışardan izliyor. Erkeklerin bu süreçte eşlerini ellerinden geldiğince hoş tutup manen beslemek dışında yapabilecekleri pek bir şey olmuyor maalesef. Cem her aşamada bana çok destek olmaya çalıştı. Eşinizle iyi arkadaş olmanız, bu süreçte daha da önemli bir rol oynuyor.

 

 

 

- Doğuma da girdi mi?

 

 

 

Tabii ki. Hep yanımdaydı.

- Daha sonra doğumunu izlediğini okudum. Eşinle birlikte mi izlediniz?

 

 

 

Doğumumu izlemedim ki... Niye izleyeyim? Doğumu çok yoğun duygularla yaşadım ben. Sonradan doğum anını videodan izleyeyim gibi bir isteğim olmadı. Bir gazetenin magazin ekinde “kendi doğumunu canlı izledi” diye bir haber çıkmış, yok böyle bir şey.

 

 

 

- Lal ve Mila çok güzel isimler, Kim koydu isimleri?

 

 

 

Ben koydum. Cem de çok beğendi.

 

 

 

- Anlamları nedir?

 

 

 

Lal ve Mila isminin farklı anlamları var ama bana güzellik, merhamet, sevgi ve aşkı ifade ediyor. Şu anda bile bakışlarında tüm bu kelimelerin karşılığını görüyorum. Sağlıklı, mutlu ve cesur kızlar olmalarını temenni ederim. Şansları iyi olsun inşallah.

'Hastane çıkışı eski kiloma gelmiştim!'

 

 

 

- Peki merak edilen soruya gelelim, hamilelik kilolarını nasıl verdin?

 

 

 

Yedinci aya kadar sadece 6 kilo aldım. Son iki ayda birden 10 kilo daha aldım. Beslenmeme her zaman ki gibi dikkat ettim ama özel bir çabam olmadı. Zaten sağlıklı beslenmek yeterli. Burada özel bir sırrım yok, “zayıf kalayım” diye bir derdim de yok, hiçbir zaman da olmadı. Yapı olarak zaten ince bir insanım. Çocukların sağlıklı gelişimi her şeyden daha mühim. Çocuk, zaten alması gereken kadarını alıyor. Her konuda olduğu gibi hamilelikte de farkındalık ve doktorunuzla doğru iletişim çok önemli. Hastaneden çıkarken eski kiloma hemen hemen gelmiştim. Sanırım bu, benim yapımla ilgili.

 

 

 

- Emzirmek başka bir duygu ama ikiz bebeklere süt yetiştirmek pek mümkün değil. Sen nasıl ilerledin?

 

 

 

Loğusalık döneminde en mühim şey annenin psikolojisinin iyi olması. Sağlıklı düşünebilmesi ve kendini yalnız hissetmemesi. Doğumdan sonraki ilk 4-5 gün, anneden “kolostrum” diye adlandırılan bir süt geliyor. Bileşiminde yüksek derecede protein ve bağışıklığı güçlendiren immunoglobulin mevcut. Ph seviyesi yüksek bu süt, bebek gelişimi için çok önemli. Sonraki günlerde tabii ki emzirmeye devam etmekte fayda olduğunu düşünüyorum. Ama annenin sütü az geliyorsa ya da bebeklerini doyurmaya yetmiyorsa ki benim sütüm iki ay içinde iyice azalmıştı, iki bebeğe birden yeterli olmadı. Kendimi bu konuda heba etmektense, moralimi yüksek tutup mama takviyesine geçmekte hiçbir sakınca görmedim.

 

 

 

- Hamileliğin boyunca hangi kitapları okudun? Tavsiye edeceğin bazı isimler var mı?

 

 

 

“Bebeğinizin İlk Yılında Sizi Neler Bekler” anne ve babalara, her ay bebekleriyle ilgili neleri tecrübe edeceklerini çok sade bir dille anlatan, onların gelişimi için sizi yönlendiren çok faydalı bir kitap.

 

 

 

- Kadınlar ilk hamileliklerinde panik yaşar. Sende oldu mu?

 

 

 

Tabii ki benim de kafamda bir sürü soru oluyordu. İlk defa tecrübe ettiğim bir durum bu sonuçta. Ama ben internette araştırmaktansa, aklıma takılan her şeyi doktoruma sormayı tercih ettim. İnternette okudukların bazen yanıltıcı olabiliyor. Aklınızdaki soruları doktorunuza danışmak bence daha doğru. Dolayısıyla doktorunuzla kesintisiz iletişim halinde olmanız şart. Maalesef, her konuda olduğu gibi hamilelikte de etrafınızda size bir sürü akıl veren; ne yapman veya ne yapmaman gerektiğini söyleyen insanlar oluyor. Herkesin her şeyi biliyormuş gibi size akıl vermesini son derece yanlış hatta tehlikeli buluyorum. Sonuçta herkesin tecrübesi kişisel. Zaten doktorumun böyle durumlar için harika bir sorusu vardır: “Derin’cim çok merak ettim; sana bu aklı veren arkadaşın tıp mı okumuş?” diye.

 

 

 

'Güzelleşmek için sınırsız imkân var ama insanın kalbi fesatsa ne yapsa yaramaz'

 

 

 

- Çocuklardan sonra spora vakit ayırabiliyor musun?

 

 

 

Şu anda öyle bir vaktim yok. Zaten hareketli bir yapım var, evde tüm gün koşturuyorum. Kızlarımla birlikte, ister istemez çok yoğun bir tempoya girdim.

 

 

 

- Nasıl bir tempo bu, tahmin ediyorum ama?

 

 

 

Saat 8.00 gibi kalkıyorum. İlk iş kızların odasına gidiyorum. Sonra kahvaltı yapıyorum, kahvemi içiyorum. Kızlarla oynamak, yıkamak, beslemek; bir de arada ziyarete gelen giden derken akşam oluyor. Peki bu aralar dışarı çıkamıyorum, içimden de gelmiyor. Çok nadir Cem’le yemeğe çıkıyoruz ya da evde kalıp film izliyoruz.

 

 

 

- Mutlu bir evliliğin olmazsa olmazı nelerdir?

 

 

 

Dostluk ve tahammül. Cem benim en güvendiğim arkadaşım. Mila ve Lal, Cem gibi akıllı, iyi kalpli, dürüst babaları olduğu için çok şanslılar.

 

 

 

'Kürdanı bile peçeteye sarıp atıyorum'

 

 

 

- Evinizin nüfusu arttı, 4 köpeğiniz var onlar nasıl karşıladı bu değişikliği?

 

 

 

Onlar benim canlarım. İlk günden itibaren bebeklerle beraberler. Hiçbir zorluk yaşamadık. Onlar da bu ailenin bir parçası. Burası onların da yuvası. Çok güzel bir kaynaşma olacağına inanıyorum.

 

 

 

- Kıskançlık oldu mu?

 

 

 

Olmaz mı! Ama onlar da aileye katılan yeni üyelerin önemini sezip hemen bu duruma adapte oldu.

- Senin hayvanseverliğini ve onlara verdiğin desteği bilmeyen yok. Son geleni de galiba barınaktan aldınız.

 

 

 

Evet Tufi’yi geçen sene Bolluca barınağından sahiplendik. Evi ve durumu müsait olan herkese barınaktan bir hayvan sahiplenmelerini öneriyorum. Onların saf sevgisi evin enerjisini daha da güzel bir hale getiriyor.

 

Yardıma, sevgiye ve sıcak bir yuvaya ihtiyacı olan okadar çok hayvan var ki sokaklarda, herkesi bu konuda daha duyarlı olmaya davet ediyorum. Sevgi sadece insanla sınırlı değildir, doğaya, çevreye ve her canlıya karşı gösterdiğimiz duyarlılık katlanarak sevgi olarak bize dönüyor. Bu karşılıksız sevgi, hayatımızı daha anlamlı bir hale getiriyor. Hepimiz bu dünyayı paylaşıyoruz, burada yaşamak onların da hakkı. Boş yere kesilen ağaçları, telef edilen hayvanları düşündükçe kalbim acıyor, kendimi çok umutsuz ve çaresiz hissediyorum. Kürdanı çöpe atarken peçeteye sarıp atıyorum. Böyle basit gözüken bir önlem bile, yemek bulmak için çöp eşeleyen bir sürü hayvanın hayatını kurtarabilir. Hayvanlara karşı, hatta tüm canlılara karşı duyarlı olmak en büyük insanlık görevi bence.

 

 

 

- Evin dışında da baktığın hayvanlar var bildiğim kadarıyla?

 

 

 

Elimden geleni yapmaya çalışıyorum ama hepsine yetişmem mümkün değil. Tedavilerini üstlendiğim, çiftliklerde yaşamlarını sürdürebilmeleri için manen ve madden sorumluluğunu üstlendiğim sayısız hayvan var. Ama maalesef, ben ve benim gibi hayvanseverlerin tek başına taşıyabileceği bir yük değil bu. Sonu yok! Bu konuda, toplumu bilinçlendirmeye ve canlıları korumak için bir politikaya ihtiyaç var. Keşke siyasi partiler de bu mevzuya el atsa.

 

 

 

- Sosyal sorumluluk projelerinde de aktifsin. Tohum Otizm Vakfı’ndan Bir Dilek Tut Derneği’ne, TEGV, AÇEV, Türkan Saylan Eğitim Vakfı’na kadar yıllardır pek çok derneğe hep destek oluyorsun. Ama beni en çok etkileyen Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yaptırmış olduğun erken doğum yoğun bakım üniteleri oldu.

O kadar çok yardıma, manen ve madden desteğe ihtiyacı olan insan var ki. Sonu yok maalesef! Ancak bu şekilde kurumlar vasıtasıyla ihtiyacı olanlara ulaşıp elimden geleni yapmaya gayret ediyorum. Bundan 6 sene önceydi, Ankara’da yaşayan bir tanıdığım “Derin’cim Gazi Üniversitesi’ne bir sürü premature (erkendoğum) bebek geliyormuş fakat maalesef fakültenin erken doğum ünitesi çok yetersiz ve yaptırmak için gerekli imkânları yokmuş” dedi. O anda aklımdan geçen tek şey, bir an önce Ankara’ya gidip ilgili rektör ve hocalarla konuşmak oldu. Birkaç ay içinde hem kendi adıma hem de annemin adına yaptırdığım 2 erken doğum yoğun bakım ünitesi tam teçhizat hazırdı. Sonrasındaki ziyaretlerimde orada tedavisi süren bebeklerin sağlıklarının her geçen gün düzeldiğini, doktor ve hemşirelerin özenli takibini gördüm. Bu benim için tarifi olmayan bir mutluluk oldu. Kısaca şöyle söyleyeyim; yardımın küçüğü büyüğü olmaz. Herkesin imkânları doğrultusunda, elini taşın altına koyması gerektiğini düşünüyorum.

 

 

 

'Kız kardeşlerimle bağlılığımız annemin başarısı'

 

 

 

- Mermerci Ailesi’nin kadınları hep güçlü ve akıllı kadınlar, kendini kız çocukların olduğu için şanslı hissediyor musun?

 

 

 

Bizim gücümüz birbirimize olan bağlılığımızdan ve inancımızdan geliyor. Tansa, Yosun ve ben; birbirini çok seven, sayan ve koruyan kızkardeşleriz. Allah başımızdan eksik etmesin; ağzından duası eksik olmayan ve

 

bizi sonsuz sevgiyle büyütmüş bir annemiz var. Üçümüzün birbirine olan bağlılığı annemin başarısıdır. Bizlere her zaman şükretmeyi, çevremize duyarlı olmayı, teşekkür etmeyi, yeri geldiğinde özür dilemeyi ve hepsinden de önemlisi inançlı olmayı çok küçük yaşlarda o öğretti. Tabii, babamız da harika bir insandı.

 

Kendisini tanıma fırsatı bulmuş herkes bilir; babam yaşamı boyunca memleketi için, her gün her meslekten insana, bıkmadan yılmadan mektuplar yazmış ve her zaman inandığı değerler için savaşmış; cesur ve lider ruhlu bir insandı. Cem’in babası da çok olgun, ileri görüşlü bir kişi. Mila ve Lal, Mehmet Mermerci’nin ve Doğan Aydın’ın torunları oldukları için çok şanslılar.

 

 

 

- Babanız Mehmet Mermerci’yi çok genç yaşta kaybettiniz. Ender Hanım hem anne hem baba rolü üstlendi. Babanla ilgili neler kaldı belleğinde?

 

 

 

Ne yazık ki babam vefat ettiğinde ben 10 yaşımdaydım. Vefatından önce, babamla birlikte vakit geçirme fırsatım oldu. Onunla yaptığımız yürüyüşler, bana daha ilkokulda “Matematik hayatın boyunca işine yarar” diye öğrettiği alcebra formülleri, birlikte okuduğumuz kitaplar, ezberleyerek değil de anlayarak öğrenmem gerektiğini çok küçük yaşlarda aklıma kazıdı. Biz birbirimize çok düşkündük. Okul öncesi beni her gün işe götürürdü. Sanırım 5-6 yaşlarındaydım, tüm gün fabrikada yanında otururdum, sırf birlikte daha fazla vakit

 

geçirebilmek için. Aklım erdikten sonra mektuplarını okudum, onu yakından tanıyanların anılarını dinledim. Babam olmanın ötesinde, çok önemli bir düşünce adamı olduğunu anlayınca gururum ve hayranlığım daha da arttı. Memleketini çok seven bir adamdı babam. Alışık olmadığımız şekilde cesur bir işadamıymış.

 

 

 

-Biraz bahseder misin?

 

 

 

Doğru bildiklerini anlatabilmek için binlerce mektup yazmış. “Serbest piyasa ekonomisinin gereklerini yapın; devlet küçülsün. Hâkim değil hakem olsun” demiş. “Teşvikler yanlış kullanılıyor” diye hep karşı çıkmış.

 

Azınlıklar bizim zenginliğimizdir; onları kaçırarak kovarak çok geriye gittik maalesef” diye üzüntüsünü her seferinde dile getirmiş. “Azınlıklar gittikleri her ülkeye zenginlik ve refah getirir” diye uyarmış. “Eğitim sistemini düzeltmezsek sonucu çok ağır olacak” demiş. Kısacası, ülkesinin daha zengin, daha medeni

 

bir seviyeye gelmesi için bildiklerini her fırsatta korkusuzca söylemiş.

 

 

 

'Zengin olsan n'olur?'

- Televizyon programlarına çıkış... 80’lerin sonunda katıldığı bir televizyon programında söyledikleri bugün için de geçerli. Sunucu “Zenginler genelde böyle konuşmaz, konuşamaz” diye ısrarla soruyor.

 

 

 

Sorunumuz biraz da bu değil mi zaten; sermaye kendi çıkarlarına zarar gelmesin diye konuşmaktan korkuyor. Peki bu ülke bizim değil mi? Bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığı ile gider mi bu iş? Daha medeni daha refah bir ülkede yaşamak istemiyor muyuz? Cehaletin yıkımına karşı kim duracak? “Birileri gelsin de bizi kurtarsın” diye mi bekleyeceğiz hep? Keşke işadamları, yöneticiler; ülkeleri için gördükleri yanlışları daha sık ve yüksek sesle dile getirebilseler. Çocuklarını büyütmek istemeyeceğin bir ülkede zengin olsan n’olur? Babamı bir kez daha rahmet ve gururla anıyorum. Nur içinde yatsın.