X

Hayatımız yalan!

“Ben, ben, ben; haritada deniz görmüş, boğulmuş

 

dokuz köyün sahibi, dokuz köyden kovulmuş.”

 

Necip Fazıl Kısakürek

Boğaç, üniversitede kantinin en 'cool' tiplerinden biriydi. Hakkında çok fazla bir şey bildiğimiz söylenemezdi doğrusu. 90'ların başında insanların, 'sanal bir alemde' değil, bizzat yüz yüze sosyalleşerek iletişim kurduğu yıllarda aramızda 'en çok follower'ı olan kişiydi Boğaç. Sosyal medyanın henüz keşfedilmediği bir 'çağda' Boğaç, bir çeşit 'kantin fenomeni'ydi anlayacağınız...

Ta ki aynı evi paylaştığı arkadaşımız, o evde yokken, gelen bir telefona cevap verene kadar. Telefondaki ses ısrarla Muharrem'le konuşmak istediğini söylemiş. Boğaç'ın ev arkadaşı olan arkadaşımız “Burada Muharrem diye biri yok” cevabını verip telefonu kapattıysa da aramaların ardı arkası kesilmemiş. Durumu Boğaç'a anlattığında ise aldığı cevap “Muharrem benim” olmuş.

 

O günden sonra bizim 'fenomen Boğaç'ın aslında Muharrem olduğunu, okulda birçok kişiye kendisiyle ilgili birçok farklı öykü anlattığını hatta okuduğu bölüm için kimine işletme kimine ise mühendislik dediğini öğrendik... Kendisine okul kantininde 'Boğaç' diye 'fake' bir hesap açan Muharrem, anlattığı sahte öykülerle çevresindekilerden bol bol 'like' ve 'retweet' almış aylarca. Maceraları kantinde kulaktan kulağa yayılınca 'Boğaç' hesabını sessizce kapatıp, Muharrem olarak hala kendisini takip eden 'follower'larıyla yola devam etti...

Dün Twitter'da, “Annem ve babam 1979 senesinde üniversite öğrencisiyken herkesten gizli gittikleri İspanya tatilinden bir fotoğraf...” diyerek paylaştığı fotoğraf 'çalıntı' çıkan genç kızı görünce Boğaç daha doğrusu Muharrem geldi aklıma!

Sahte kimlikler, olmayan anneler-babalar, yaşamadığı bir hayatı uydurup etrafıyla paylaşmalar günümüz 'sosyal medyası'nın derdi değil aslında...

 

Kendi anne-babasıyla alakası olmayan birilerini anne-babası olarak gösteren genç kızın peşinde koştuğu 'etkileşimle' bizim kantin fenomeni 'Boğaç' Muharrem'in peşinde olduğu şey arasındaki tek fark birinin sanal alemde diğeri gerçek hayatta bir 'yalanı' yaşıyor olması...

OKSİTOSİN BAĞIMLILIĞI

Yiğit Ahmet Kurt dün Twitter'da, bu 'etkileşim hastalığı'nın çağın vebası olduğunu söylüyordu. İki 'tık' fazla etkileşim için yalandan 'kanser' olduğunu yazanların, dünyanın bir ucundaki duvar resmini 'Mardin'de diye paylaşanların olduğu bir ortamda 'etkileşim hastalığı' vebadan bile tehlikeli bir hal almış durumda.

'İnternet Ekipler Amiri' Serdar Kuzuloğlu, 'etkileşim hastalığı'yla ilgili “Telefonda yanan 'like' ışığına karşı koyabilecek babayiğit yok!” diyor.

 

Geçen yıl yapılan bir araştırmada sosyal medyadaki 10 dakikalık bir 'etkileşim' trafiği sonrasında vücuttaki 'oksitosin hormonu' nam-ı diğer 'aşk hormonu' seviyesinini yüzde 13 arttığı ortaya çıkmış. Bilim insanları bu oksitosin seviyesinin bazı kişilerin düğün günlerindeki oksitosin seviyesine yakın olduğunu söylüyor.

 

 

 

İnsanlar yüz yüze sohbetlerinde yüzde 30-40 kendilerinden bahsederken sosyal medyada kendinden söz etme oranı yüzde 80'lere çıkıyormuş.

 

İşte bu 'etkileşim manyaklığı' da tam bu noktada başlıyor. Yüz yüze konuşurken düşünme süresi daha kısayken 'sanal alemde' kendinizi nasıl görmek istiyorsanız öyle bir kişilik oluşturmak için bol bol vaktiniz oluyor. Ve kişi bu bol vakitte kendisi olmayan 'sahte bir kişilik' yaratıyor.

 

İnsanların yüzde 68'i sosyal medyada başkalarına kendilerini daha iyi ve düşünceli göstermek istiyormuş. Yüzde 78, insanlarla iletişim içinde olmak için sosyal medyada kendileri hakkında postlar paylaşıyormuş. Ve yüzde 62 kendileriyle ilgili paylaştıkları post'lara pozitif reaksiyon aldıklarında kendilerini daha iyi hissediyormuş. Instagram'da 'insan yüzü'nün 'like' alma oranı diğer fotolara göre yüzde 38, 'yorum' alma şansı ise yüzde 32 daha fazlaymış...

BİZ NE KADAR GERÇEĞİZ!

En baştada söylediğim gibi bu 'etkileşim hastalığı' yeni bir dert değil! Boğaç Muharrem ya da başkasının anne-babasını kendi anne-babası olarak gösteren genç kız yüz yıllardır insanlar arasında gezip duran bu mendebur hastalığın ne ilk ne de son kurbanları...

80'li yıllarda Tan, Günaydın gibi gazeteler, 'etkileşim' için yabancı dergilerden kestikleri fotoğrafların altına 'haber' diye uydurma haberler yazıp basardı. Sahte fotoğraflarla köşe yazan 'doktor'lar bile vardı... O zamanlar 'sahte profiller' böyleydi!

Kanser olduğunu söyleyen sahtekar ya da yalandan kan aranıyor anonsu yapan aşağılık tipler yüzünden ortada bir yalancı çobanlık durumu olduğunu söyleyip “Yarın birisi gerçekten bir şey için yardım istese inanmayacağız...” diye isyan edenler var...

Yiğit Ahmet Kurt, üç-beş 'like' için başkasının kimliğine bürünmeye değer mi diye soruyordu.

Ben buna değip değmeyeceğini bilemiyorum... Zaten hep olan bir tür 'sahtekarlık' artık daha göz önünde yapılıyor o kadar...

 

Şahsen ben yarın Muharrem'i görsem Boğaç diye seslenirim...

 

Galiba birileri çıkıp ortadaki aldatmacayı gözümüze sokmadığı sürece bizler de aldanmaya hazırız...

Sorgulamadan kabullenme çağındayız artık...

 

Biz ne kadar gerçeğiz ki başkalarının sahteliğini dert edelim!