X

İkitelli'deki gazete binasında uzun kıvırcık saçlarım ve sırtımda fotoğraf makinesi çantamla 'haber peşinde koştuğum günlerin' ardından akşam servise bindiğimde az ötemde oturan adamın şair Refik Durbaş olduğunu fark ettiğim ilk günü şimdi bile hatırlıyorum...

Lise yıllığında arkadaşlar, bugün artık benden başka her şeye benzeyen vesikalığımın altına, “Edebiyat okuyup, gazeteci olmak istiyor...” yazmışlar.

Böyle bir şey istediğimi kime söyledim hiçbir fikrim yok. Ya da ben böyle bir şeyi neden istiyordum hiç hatırlamıyorum.

Edebiyat meselesiyle ilgili iyi kötü suçlayacağım biri var en azından: Teyzem! Ve onun Dostoyevski, Yaşar Kemal, Aziz Nesin'lerle dolu kütüphanesi...

Ama gazetecilik nereden çıktı gerçekten bilmiyorum.

90'ların ortasında gördüğüm 'Gazeteci olmak istiyor musunuz?' başlıklı bir ilanın peşinden minibüse atlayıp beni İkitelli'ye götüren 'duygu' neydi bugün hala anlamıyorum.

O yaz daha önce hiç görmediğim, adını bile duymadığım Cavit Bey'le 10 dakikalık sohbet ve içtiğim bir bardak kolanın üzerinden tam 23 yıl geçti...

Edebiyat okudum ve gazeteci oldum!

SERVİS ARKADAŞI!

Refik Durbaş'ın şiirlerini işte beni bu edebiyat belasına bulaştıran teyzemden biliyordum.

Lisede, daha sevdanın, ölümün hasretin ne yana düştüğünü bilmediğimiz yıllarda, 'Sevda ne yanar düşer usta...' dizesini defterime yazıp, okuldan eve dönerken Zülfü Livaneli'nin Durbaş'ın şiirinden yaptığı şarkıyı yolda mırıldanıyordum.

Gazetede çalışmaya başladığım ilk günlerde Livaneli ile aynı asansöre bindiğimdeki hissettiğim heyecanın yerini bir süre sonra kayıtsızlık almıştı. Binada Zülfü Livaneli'yi her gördüğümde hissettiğim yegane duygu 'aramızda duvarlar' olduğuydu.

O tuğlaları o duvara ben mi koyuyordum yoksa Livaneli mi etrafına kalın bir sur örmüştü bilmiyorum. Ama koridorda karşımdan geldiğinde ya da yazı işlerinde bazen dip dibe dursam da onunla iki kelime etmek gelmedi içimden hiç!

 

Ama Refik Durbaş'ı daha serviste gördüğüm gün hemen yanına geçip selam verdim.

Heyecanımı anladı. Elini sırtıma koyup gülümsedi.

Edebiyat okuduğumu (çok matah bir şeymiş gibi;) şiirlerini sevdiğimi falan söyledim. İkitelli'den Göztepe'ye kadar daha neler saçmaladım acaba...

Sınavlar için okula gittiğimde Refik Durbaş'la aynı servise bindiğimi birazda böbürlenerek anlattığımı hatırlıyorum...

BOŞA YAŞANAN ANLAR

Dün sabah Refik Durbaş'ın ölüm haberini aldığımda 23 yıl önceye, bir dönem neredeyse her akşam bindiğim ama yıllardır aklıma bile gelmeyen o servisin içine döndüm yeniden.

Şimdi bazılarının adını bile hatırlamadığım bir dolu insanla her akşam yaptığımız yolculukların üzerinden yıllar geçti.

Tek bir anını bile hatırlamadığım 'boşa yaşanmış binlerce an'la dolu hayatım.

Bugün 23 yıl geriye dönüp baktığımda hatırladığım üç-beş 'an'dan birinin kahramanı Refik Bey en son ne zaman aklıma geldi acaba?

Sabah gazeteye gelirken yol boyunca Refik Durbaş, en sevdiğimi şiirini okudu kulağıma:

“Kimse hatırlamıyor adımı

Bahar gelmiş.

Balkonlar serin

Annelerin çocuk ambarı balkonlar serin

Su dalgın değil. bademler açmış

- Sahi kaç yıldır yalnızım ben

Çiçekler çürümüş saçlarımda

Bembeyaz uzun kuşlar da uçmuş fotoğraflarımdan

Bulutlar da

Yüreğimde karanfillerden damıtılmış bir yaz

Yaşıyor muyum acaba?”

Sonra sosyal medyada onun için yazılanları okudum ve serviste yanı başımda oturan büyük şaire fısıldadım: “Biz adınızı hatırlıyoruz Refik Bey...”