X

Babam, bir kış günü ben annemin kucağında ateşler içinde yanarken, Antep’in Arnavut kaldırımlı yokuşlarının birinde koştur koştur nasıl hastaneye gittiklerini anlatıyor...

 

Az ilerideki zeytinlikte bir ala karganın sesi cırcır böceklerinin çığlıklarına karışıyor, adını bilmediğim bir rüzgar yaramaz çocuklar gibi masamızın etrafında dönüp dururken birden gökyüzü aydınlanıyor; Züleyha, “Şimşek çaktı sanki” diyor... Gökyüzüne doğru başımı kaldırıyorum, sanki yıldızlar da bana bakıyor. “Bu havada ne şimşeği” diye düşünüyorum... Babam bizi duymuyor! “O karda kışta annen niyeyse topuklu bir ayakkabı giymiş. Ayakkabının topuğu iki taşın arasına sıkıştı...” diye anlatmaya devam ediyor.

 

Annem artık yok, Arnavut kaldırımlı yokuşun tam nerede olduğunu bilmiyorum, Edip Cansever’in “Gökyüzü gibi bir şey hiçbir yere gitmiyor...” dediği çocukluğumu görmek için ne zaman arkama baksam koca bir boşlukla göz göze geliyorum zaten... Kaybolmuş bir ‘gökyüzünün’ ortasında, ipi kopmuş bir uçurtma gibi oradan oraya savrulduğum bir hayalin kollarında, bugünümle geçmişim arasında, yuvarlanırken bazen öyle acayip bir yerde açıyorum ki gözlerimi ne ben benim ne de o gözler benim gözlerim...

İLK KEZ BİR DENİZ KESTANESİNE DOKUNDUM

Daha önce hiç bakmamışım gibi dünyaya, aval aval seyrediyorum etrafımda olup bitenleri... Böyle anlarda Gregor Samsa böcek olarak uyandığında, Alice beyaz bir tavşanının peşinden ‘Harikalar Diyarı’na yuvarlandığında ya da Neo ‘Matrix’te gözlerini açtığında eminim benim kadar şaşırmamıştır diye düşünüyorum!

 

Bir zamanlar ‘Denizlerin Efendisi’ Poseidon’un güneşlendiği bir kumsalda oturmuş, iğneleri ağır ağır kımıldayan bir deniz kestanesini avucuma alıyorum hayatımda ilk kez. Ne zaman buraya geldim bilmiyorum. Belki de hep buradaydım hatırlamıyorum... Çocukluğum karşımda, gökyüzüme sarılıyorum; elimde uçurtmam ayaklarım yerden kesiliyor.

 

40 yılımın tanığı İlkay, çocukluğumu anlatıyor. Şimdi benim unuttuğum çocukluğumu dinliyorum ondan anlattığı çocuğun ben olduğumu bilmeden!

 

Bir oltanın ucunda denizin dibine dalıp, artık zamanın bile unuttuğu zamanlarda, Tanrılara ev sahipliği yapan dağların eteğinde sudan çıkıyorum. “Ne yaparsam yapayım hayat her seferinde boyumu aşıyor” diye düşünürken ben, ala karganın sesi cırcır böceklerinin çığlıkları arasında Züleyha “Kirpi!” diye bağırıyor... Babam ‘kipri’ diye düzeltiyor!

EN SON NE ZAMAN BİR KİRPİ GÖRDÜM?

International Journal of Environmental Health and Public Health dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre, çocukların düzenli olarak doğayla iç içe olmadan büyümelerinin ilerideki yaşamlarında üzerlerinde kalıcı etkileri oluyormuş.

 

Babam ‘kipri’nin yuvasının yakınlarda bir yerde olduğunu, her akşam bahçede gezmeye çıktığını anlatıyor. Sonra ilk kez aklına gelmiş gibi şaşkın şaşkın soruyor kendi kendine: "Bunlar gündüz nerede yaşıyor acaba?" Ben onu sorusuyla baş başa bırakıp en son ne zaman bir kirpi gördüğümü hatırlamaya çalışıyorum. Bir yerlerde kirpi gördüğümden eminim ama hafızamla zaman arasındaki soğukluk hatırlamama engel oluyor!

 

Barcelona Küresel Sağlık Enstitüsü’nden bilim insanları Avrupa’da dört şehirde 3585 kişi üzerinde yaptıkları bir çalışma sonucunda çocuklukta doğadan uzak yaşamakla yetişkinlikteki ruh sağlığı arasında çok güçlü bir bağ olduğunu ortaya koymuşlar.

 

Barcelona (İspanya), Doetinchem (Hollanda), Kaunas (Litvanya) ve Stoke-on-Trent (Birleşik Krallık) şehirlerinde yapılan araştırmayla ilgili konuşan bilim insanı Mark Nieuwenhuijsen, doğayla az temas eden çocukların yetişkinliklerinde depresyon ve sinirlilik gibi duygularla daha çok karşı karşıya kaldıklarını söylüyor: “Doğa ile ruh sağlığı arasında çok güçlü bir ilişki var...”

DOĞAYLA HAFIZA ARASINDA SIKI BİR İLİŞKİ VAR

Henüz 9 yaşında benim hiç bilmediğim şeyleri bilen Alp, Züleyha’ya deniz kestanelerinin içinin nasıl açılacağını öğretiyor. Güneş batıyor ve ben en son ne zaman bu kadar huzurlu hissettiğimi hatırlamaya çalışıyorum...

 

Nieuwenhuijsen, 2018’de İspanya’da 218 öğrenciyle yapılan bir çalışmada doğayla daha çok iç içe olmanın beyinde yapısal değişikliklerle ve hafızayla ilişkisi olduğuna dair bazı kanıtlara ulaşıldığını belirtiyor: “Bu sadece bir hipotez. Bence bunun nedeni beynimizin hala insanoğlunun geniş düzlüklerde, ormanlarda yaşadığı çağlarla bir şekilde bağ kuruyor olması. Sonuçta insanın şehirlere taşınması şunun şurasında birkaç yüzyıllık bir durum. Beynimiz bu duruma hazır değil. Ve bu bir tür stres yaratıyor özellikle de genç beyinlerde...”

 

Alp, deniz kestanelerinin yerini de hatırlıyor çevresini saran tüm ağaçların adını da... Ben benim ne zaman nerede gördüğümü hatırlamadığım kirpinin beni hatırlayıp hatırlamadığını düşünüyorum!

KENTSEL DOĞANIN ÖNEMİNİ ANLAMALIYIZ

Dr. Wilma Zijlema, çocukların doğayla ne kadar iç içe olmaları konusunda bir oran vermenin güç olduğunu söylüyor: “Dev beton bloklarda yaşayan çocukların doğaya yapılan kısa gezilerden bir fayda sağlaması muhtemeldir ancak evde ve okulda düzenli olarak yeşille iç içe olmaları muhtemelen çok daha iyi olur...”

 

Çocuk yaşlarda kentsel çevrenin dışında bir milli parka ya da doğal bir sahile kolayca ulaşmanın ruh sağlığı açısında iyi olacağını belirtiyor Zijlema: “Okula giderken bir parktan geçmek ya da günün sonunda ayaklarımızı bir göle, akarsuya, denize daldırmanın paha biçilmez faydaları var... Günlerimizin çoğunu geçirdiğimiz yerleri yeniden tasarlamamız gerek. Belediye başkanlarının, şehir planlamacılarının, mimarların kentsel doğanın ne kadar önemli olduğunu fark etmelerini ve doğanın çocuklar için erişilebilir olmasının sağlayacağı faydaları daha iyi anlamalarını umuyoruz...”

 

Uzun süredir artık asla ulaşamayacağımı bildiğim çocukluğumun peşinden koşuyorum; kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan bir köpek gibi... 48 yıldır hiçbir yere ulaşmayan bir çemberin etrafında dönüp dururken belki de ilk kez bu yaz her şeyden uzak doğaya attım kendimi... Ve düşen bir meteorun gökte bıraktığı izde, bir ala karganın sesinde, cırcır böceklerinin çığlıklarında bahçede dolaşan bir kirpinin dikenlerinde, bir deniz kestanesinin içinde çocukluğumla göz göze geldim... Özlemişim!